DOLAR 26,5363 2.95%
EURO 28,6156 2.75%
ALTIN 1.633,603,11
BITCOIN 6910032,45%
İstanbul
28°

AÇIK

04:43

İMSAK'A KALAN SÜRE

Müslim Soysal

Müslim Soysal

18 Şubat 2024 Pazar

Zamanın gör dediği. Islâhat Fermanı.

Zamanın gör dediği. Islâhat Fermanı.
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Zamanın gör dediği… Islâhat Hatt-ı Humâyûnu…
Yok, bir türlü çıkamayacağız biz bu dönemden. Bir kısır döngü gibi tekerrürden ibaret, gözlerimi kapattığım vakit o dönemler birer film karesi gibi geçer gider ve hep anlamaya çalışırım ben? Neden? Dünya nizamına, adaleti öğretmiş, hükmünde bulunduğu tebaaya ister Müslim ister gayri Müslim olsun hiç eziyet etmemiş, bunu yaparken düşmanının bile saygısını kazanarak İslam sancağını tüm cihana hâkim kılmış, ilim, irfan ve en yücesi Hak yolundan ayrılmamış bir cihan devletinin bu hale nasıl getirildiğini anlamak anlatmak isterim hep. Ve saplanıp kaldığım hep 18 ve 19. Yüzyıllar ve gelişmeleri. Bu düğümleri çözmemiz lazım bilmek öğrenmek lazım deyu hep sayıklar dururum. İşte bundandır çırpınışım.
Kırım harbinin önemi…
1853 yılı ortasında başlayan ve 1856 yılında son bulan tarihin en büyük müttefiklik ve en parlak savunma savaşından yani Ömer Lütfi paşanın üstün yetenekleri ile Kırım harbinden yorgun ama dimdik çıkmış idi. Başlangıçta Osmanlı Rus harbi olarak başlayan bu gövde gösterisi, İngiltere, Fransa, Osmanlı ve Rus savaşına evirilmişti. Rusya’nın Eflak ve Boğdan’ı işgal etmesi ve Akdeniz’e ulaşma emellerinin olması sebebiyle Fransa ile İngiltere de Osmanlı Devleti’nin yanında savaşa girmişlerdir. Gerçekten Rus çarının dediği gibi Osmanlı hasta adam değil miydi yoksa? Öyle ise; bu harbin son zamanlarında hazırlanan bir ferman olan ve savaşın sonu olan Paris antlaşmasından birkaç hafta önce açıklanan Islahat Fermanı Islâhat Hatt-ı Humâyûnu niçin ilan edildi?
Tanzimat dönemi…
3 Kasım 1839 Tanzimat Fermanının ilan edilme sebebi ile benzerlik gösterse de kurumlar bazında kurgulanan Tanzimat Fermanından Müslim ve Gayri Müslim tebaanın hakları hususunda farklılık gösterir. Aslında Tanzimat fermanı ile Islahat Fermanını Islâhat Hatt-ı Humâyûnu (18 Şubat 1856), Tanzimat döneminin (3 Kasım 1839 – 22 Kasım 1876) ayrılmaz unsurları olarak tanımlayarak amaçları sıralayabiliriz. Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa meselesinde Avrupa’nın desteğini almak, Londra Boğazlar Sözleşmesi’nde Avrupa’nın desteğini almak, Avrupa’nın Osmanlı’nın iç işlerine karışmasını önlemeye çalışmak(!),Gayrimüslimleri devlete bağlamak(!), Fransız İhtilali’nin etkisiyle meşruti yönetim isteyen aydınların baskılarını azaltmak. Kısacası bu ferman Avrupalı devletlerin desteğini almak ve Kırım Savaşı’nı sona erdirecek Paris Antlaşması’nda kazanımlar elde etmek amacıyla ilan edilmiştir denir hep.
Müslim Gayri Müslim…
3 Kasım 1839’da ilân edilen ve bütün Osmanlı tebaasının kanun önünde eşit sayıldığını, herkesin can, mal ve namus dokunulmazlığının devletin güvencesi altında olduğunu açıklayan Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’nu yeterli bulmayan sözde medeni devletler, Müslim ve Gayri Müslim arasındaki çatışmaları kullanmaya başlamıştı. Siyasî ve hukukî farklılıkların bulunduğunu ileri sürerek daha köklü reformlar yapılmasını istemeleri sonucunda hazırlanan bu ferman benim nezdimde çöküşün kaleme alınmış halidir. Kırım harbinin başlangıcını da Rusya bu zemine oturtmaya çalışmış ve amacının Türk hâkimiyetini bölmek olmasını perdelemişti. Osmanlı üzerindeki planlarını Kudüs’teki mukaddes mübarek makamlar ve anahtar konusu bahanesine sığınarak harekete geçmiş ve Ortodoks Hıristiyanların himayesini bahane etmesiyle Kırım harbi başlamıştı. Avrupa bu konuda geri kaldı mı sanırsınız? Rusya’nın savaş ile başaramadığını özellikle Sultan Abdülmecid vaktinde artmış olan yabancı ve batı yalakalığını kullanarak ters psikoloji ile başarmışlardır. Madde madde birer tabuta çakılan çivi gibi mıhlanmıştır bence Cihan devletinin kalbine. Din, vergi, askerlik, devlet memurluğu ve milli eğitim konularında tam manasıyla eşitlik teminatı olmuştu. “Gâvur” lakabı takılması bile yasaklanmıştı. Gayri Müslimler bedelini öderse askere alınmayacak, kendi dinlerine ait okul açabilme özgürlükleri olacak, mahkemelerde kendi dinlerine ait din adamları bulunabilecek, karma mahkemeler oluşturulacaktı. Bu demektir ki nüfuzlarını kullanarak Müslüman tebaanın üzerine bile çıkabileceklerdi. Reşit paşanın da içinde bulunduğu birçok kişi ve halk bu durumdan rahatsız olmuştu ve Osmanlının şeriatın karşısında olduğunun söylenceleri artmış idi. Mustafa Kemal’in Erzurum kongresinde bu durumu eleştirmesini hatırlıyor musunuz? Cumhuriyet ilanından sonra bu konuda çalışmalar yapacaktır.
Bilinen yaygın kanıya göre, bu ferman, yabancı devletlerin hazırladığı ve hükümet içindeki batı yandaşlarının etkisiyle kabul etmek zorunda kaldığı bir zorunlu uygulamadır. Yabancı tesiri ve baskısı o kadar bellidir ki…
Dallas…
O dönemde, ileride esemeleri okunacak olan Alman ve İtalyan birliği henüz ortada yok iken Avrupa’da büyük güçler İngiltere ve Fransa hanedanları ile Rusya’dır. Ayrıca Avusturya ve Prusya akrabalıkları da bu güçlere anlaşmalarda destek vermektedir. Tanzimat fermanı ile Osmanlı Fransa arasındaki yakınlaşma Rusya’nın işine gelmemiş ve Avrupa politikasında güç devşirdiği andan itibaren Osmanlıyı saf dışı etmek için bütün gücünü kullanmıştır. Kendisine üç amaç belirlemiştir. İlki Osmanlı topraklarını ele geçirmek, ikincisi Avrupalı müttefikler ile Osmanlı topraklarını paylaşarak saf dışı etmek, üçüncüsü yine kalan Osmanlı topraklarında kolaylıkla kullanabileceği ve himayesine alabileceği bağımsız devletler kurmak ve sonrasında bunları kendisine bağlamak. Aslında İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya arasındaki ilişkiler; hem Osmanlı topraklarındaki emelleri, hem Güneybatı Asya’daki (Gertrude Bell’e göre Orta Doğu) sanayi devrimi için gerekli kaynaklar, hem Akdeniz deki yani Afrika hâkimiyeti emelleri ve en büyüğü olan ve günümüzde bile başa çıkılamayan İsrail meselesi yüzünden o çok bilinen dizi Dallas’tan farklı değildi. Açıkçası ortada büyük bir sofra ve bu sofranın ana menüsü de Osmanlı toprakları idi. Bu emeller için hem içeriden hem de dışarıdan büyük bir baskı içinde olan Osmanlı maalesef gerçekten hasta durumda idi. Özellikle ekonomiyi bitiren kapitülasyonlar sırtında iken hasta adamın iyileşmesi beklenebilir mi ki? İmdi farz edelim uzun bir yola çıkacaksınız. Üç gün hatta bir hafta önceden yolculuk için hazırlık yapar bavulunuzu ve yolluklarınızı hazırlar ve gideceğiniz yere adapte olmak için çaba sarf edersiniz değil mi? Ama Osmanlı da öyle olmadı işte. Tanzimat fermanı ile başlayan yolda Tanzimat dönemi boyunca çeşitli kararlar batılı devletlerin dayatması ile alınmış bile olsa bu konular ile alakalı hiçbir hazırlık yapılmamış ve sonuçta hem hukuksal hem askeri hem ekonomik ve en önemlisi Müslüman tebaa için hem de sosyal yapı aniden çökmüştür. Tabiî ki Islahat Fermanı, Tanzimat döneminden kuruluşa kadar bir dizi eylemler ve sonuçlar doğurmuştur. Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde bu sonuçlar uygun bir biçimde kullanılarak kurtuluşa ermiştir ve yüce milletimiz Allah’ın izniyle ilelebet payidar kalacaktır.
Bu sefer kallavi sözcükler ile coşturmaya girmeyeceğim desem de aklıma hemen “çakalın hükmü kurt ayağa kalkıncaya kadardır” sözü gelir. İmdi 18. Yüzyıl başlarından başlayan bir çakal devrinin bitimi günümüzde dillendirmek şerefi ile de olsa nail olduğumuz Türk Birliği sözcükleri (dile kolay) ile bu sözü doğrular niteliktedir. Vesayetten beslenen ve bahsettiğimiz dönemlerin artıkları tarafından nicedir batılı sözde medeniyetlerin elinde olan güçler imdi Turan ülküsünün, Türk birliğinin elindedir. Ne gariptir ki çarlık dönemi Rusyası Osmanlıyı saf dışı etmek için elinden geleni yapsa da millet bilinci ile küllerinden yeniden doğan yüce Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafsızlık gücüyle onu batıdan koruyan bir kalkan görevi görmektedir. Özellikle son yirmi yılda karşı karşıya kaldığımız ekonomik ve siyasi saldırılar bunu kanıtlar niteliktedir. Tabi günümüz konjüktürde bunu incelemek gerekse de geçmişten ders alarak hareket etmek bizim asli görevimizdir.
Ya Devlet başa, Ya kuzgun leşe…
Araştırmacı Müslim Soysal

Devamını Oku

Zamanın gör dediği, Türkmençay antlaşması…

Zamanın gör dediği, Türkmençay antlaşması…
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Zamanın gör dediği, Türkmençay antlaşması…
İki haftalık yoğunluk ve yorgunluk ile sizlerle buluşamamanın acısı ve özlem ile geçtim bilgisayarın başına. Değerli soydaşımız ve Azerbaycan Türkü gazeteci Nigar Ogeday bacımızın bir paylaşımı sayesinde hatırladım ne yazmam gerektiğini. Aslında atam Oğuz Kağan hakkında yazmayı planlamış idim lakin 18 ve 19. Yüzyılın eziyet dolu izdüşümleri girdabından yine çıkamadım. Ama yine de atam Oğuz’un sözleri ile başlayalım. Soydaşım yüzyıllardır azap çeker, kardeşim asırlardır sürülür, bölünür, kırılır ama asla aman dilemez. Türkün töresi budur, hiçbir daim baş eğme!
Ey Türk Oğuz Beyleri; milletim, işitin! Üstte gök çökmedikçe altta yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir!”
Öncelikle belirtelim; bahsedeceğimiz antlaşma ve öncesindeki Gülistan Antlaşması, bölgede maşa olarak kullanılabilecek ve her fırsatta Türklerin önüne sürülebilecek bir ermeni devletinin kurulması amacıyla yapılmış bir komplodur ve buna barış antlaşması denmesi acziyetten başka bir şey değildir.
Şah ölür…
Kaynaklar her şeyin, İran Hükümdarı Türkmen Afşarlı Nadir Şah’ın suikast sonucu 1747’de öldürülmesi sonrası başladığını yazar. 19. Yüzyılın henüz başlarında Azerbaycan bölgesinde baş gösteren hanlıklar dönemi, Rus ve İran Safevi güçlerinin bölgesel valsına sahne olacak ve günümüzde yaşanan sorunların temeli olan Türkmençay Antlaşması ile doruğa ulaşacaktır. Özellikle Türklerin bölgede etkisizleştirilmesine yarayan bu antlaşmanın 15. Maddesinden alınan güç ile İran, Osmanlı Devleti ve kendi kontrolündeki topraklarda yaşayan Ermenileri, planlı bir şekilde başta Revan olmak üzere Güney Kafkasya’ya göç ettirmiştir. Böylece Kafkaslarda yapay bir Ermeni devletinin temelleri atılmıştır. Bu coğrafyada kendisine bir müttefik bulma arayışında olan Ruslar, bölgeye Ermenilerin yerleştirilmesi neticesinde bu amaçlarına ulaşmışlardır. Sonuçta maşa olarak kullanabileceği bir Hıristiyan yapı ile her şey daha kolay olacaktır.
Sıcak denizler…
1804 yılında başlayan sözde Rus İran çekişmesinde, İran, bölgedeki hâkimiyetini kaybetmemek için Rusya ile yaptığı savaşlarda yenilince, önce Gülistan Antlaşması (12 Ekim 1813), ardından da Türkmençay Antlaşmasını (10 Şubat 1828) imzalamıştır. Rusya’nın, Kafkaslara bu kadar önem vermesinin sebeplerinden en önemlisi bölgede yaşayan Türkler ile Osmanlı devletinin sınırını kesmesidir. Aksi takdirde Türkistan’a kadar uzanan bir Türk sınırı Rusya’nın emellerine kavuşmasında en büyük engel olacaktır. Bu da Rusya’nın sıcak denizlere inmesini ve bölgedeki en güçlü devlet olmasını engelleyecekti. Rusların dış politikada daha yayılmacı bir siyaset izlediğini çok iyi bilmekteyiz. Özellikle Deli Petro’nun; sıcak denizlere inmek, Kafkasya’nın ticari geçiş özelliğinden ve yer altı zenginliklerinden faydalanmak ve bölgede güçlü devlet olarak kalmak istemesi, Rus politikasını ve ordularını Kırım’dan sonra Kafkasya’ya yöneltecektir. Bunu yapmasını engelleyecek bölgede o dönemde maalesef dirayetli bir güç bulunmuyordu. Altınorda devletinin çöküşünden sonra, 16. Yüzyıl yarısında Korkunç İvan sayesinde başlayan Rus yükselişi 18. Yüzyıla gelindiğinde önüne geçilmez bir hal almış idi. Öyle ki 1723 yılında Deli Petro önderliğinde Bakü ele geçirilmiştir. Daha sonraki dönemlerde çarın ölmesi ile yerine II. Katerina geçecektir. 1783 yılında Kırım işgal edilecek sonrasında ise tekrar Kafkasya’ya gözler dikilecektir.
Millet bilinci…
Unutmayalım tarihe millet olma ve devlet kurma dersini veren sadece Türklerdir. Ruslar, biz Türkler gibi millet olma bilinci ile hareket etmedikleri için kullanabilecekleri en önemli kanıt Hıristiyan halkların varlığıdır. Ruslar; Hıristiyan halkları, Osmanlı’dan korumak için buraya girdikleri yalanına kullanmışlardır. Bunun için Ermeniler biçilmiş kaftan olacaktır. Ayrıca Ruslar; Azerbaycan topraklarındaki emellerini, İran korkusuyla kendilerine yanaşan, Gürcistan kralı I. İrakli’da sayesinde başaracak ve 1783 yılında Gürcistan’ı ilhak edecektir. Gürcistan’ı kullanarak elde ettiği istihbarı bilgiler sayesinde bölgede hanlıklar arasında ayrışmaları tetikleyerek karşısında birleşecek bir güç bırakmayacaktır. Buna rağmen o dönemde Gence ve Bakü hanlıkları Rusya karşısında çetin direnişler göstermiş ve tarihe kahramanlıklarını yazmışlardır. Bölgede hâkim güç olarak görünse ve birçok hanlık tarafından yardım talep edilmesine rağmen Osmanlı’nın o dönemde Kırım’ı kaybetmesi ve balkanların sorunları ile uğraşması, hanlıklara yardım göndermesini engellemiştir.
Kambersiz düğün olmaz…
Siz sadece sahnede Rusların olduğunu mu düşündünüz? Dönemin emperyal devletleri ağzının suları aka aka gözlerini ayırmıyordu bölgeden. İngilizler Hindistan sömürgelerine geçen yolu korumak ve Rusya’nın hem güçlenmesini engelleyerek hem de gelecekte Afganistan ve Hindistan’a ulaşmasını engellemek amacıyla Kaçar hanedanlığını destekleyerek Rusların karşısında olmuşlardır. Buna rağmen Rusların önünde durabilen olmadı. Ermeni çetelerin desteğiyle ve Gürcistan sayesinde birçok mücadele kaybedildi. Böylece Azerbaycan işgali başlamış oldu. İlk önce Gülistan antlaşması ile Azerbaycan toprakları ikiye bölündü. Ancak İran bu anlaşmayı kendine yediremedi ve İngiliz ile Fransızları arkasına alarak yeniden savaş sürecine girildi. Başta başarılı gibi görünse de akabinde Ruslar tekrar galip gelecek ve sonun başlangıcı ebedi olarak imzalanan Türkmençay antlaşması ile bölge günümüze kadar bir sorun olarak tarihte yerini alacaktır. 3. madde ile Revan ve Nahcivan’ın Rusya’ya kaldığı dikkat çekmektedir. Böylece Kafkasya’ya tam anlamıyla hâkim olmuştur ve bölgede yaşayan birçok Türk göç etmek zorunda kalmıştır.
Rusların bölgeye verdiği tahribat günümüzde çok iyi hissedilmektedir. Soydaşlarımıza, kardeşlerimize yapılan zulümlerde hem canlarına hem mallarına hem dillerine hem de kimliklerine (dil, kültür ve toprak bunları saymıyorum bile) yapılan baskılar son bulmamıştır. Sistematik olarak işkenceye maruz kalan milyonlar katledilmiş ve sürülmüştür.
“Bir deyen olmadı, durun, ağalar!
Axı bu ülkenin öz sahibi var.
Siz ne yazırsınız bayaqdan beri,
Bes hanı bu yurdun öz sahipleri?
Bes hanı hakikat, bes hanı kanun?
Uludur bu yurdun tarihi, yaşı.
Bes hanı köksüne serhat koyduğun
Bir bütün ülkenin iki gardaşı?
De görek bu şere, bu müsibete,
Onların sözü ne, qerezi nedir?
Bu halk ezel günden düşüp zillete,
Öz doğma yurdunda yoksa köledir?
Nece ayırdınız tırnağı etden,
Yüreği bedenden, canı cesetden?
Axı kim bu hakkı vermişdir size?
Sizi kim çağırmış vatanımıza?”
İstiklal şairlerimizden Bahtiyar Vahapzade’nin kaleminden damlayan serzenişlerdir bunlar. Nice eziyetler rağmen Türkün yurdu Türk Birliği ile tekrar vücut bulacak tekrar şaha kalkacaktır. Özellikle son 20 yıldaki kazanımlarımız doğru yolda olduğumuzun göstergesidir. Önce ticari ve ekonomik fitil ateşlenmiş, ardından kültürel, askeri ve politik her türlü atılım başlamıştır. Türk ve Türkiye yüzyılı başlamıştır. Menzil Kızıl Elma, ülkümüz Turandır. Her bireyin evladına aşılaması gereken budur.
BOZKURT OLSUN BİZE KILAVUZ!
Araştırmacı Müslim Soysal
Kaynaklar: Okan Yeşilot, ”Türkmençay Anlaşması ve Sonuçları”, Hilal Gül Karagöz Azerbaycan’ın İşgali, Gülistan ve Türkmençay Antlaşmaları, Dadash MUTALLİMOV Azerbaycan hanlıkları ve Gülistan-Türkmençay antlaşmaları. Nigar Ogeday Gazeteci Yazar.

Devamını Oku

Zamanın gör dediği. Mîsâk-ı Millî (Ahd-i Millî )…

Zamanın gör dediği. Mîsâk-ı Millî (Ahd-i Millî )…
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Zamanın gör dediği. Mîsâk-ı Millî (Ahd-i Millî )
Ahval…
Bir cihan devleti yıkılıyor ve son günlerini yaşıyor. Bir tarafta yüzyıllarca hatta bin yıllarca Anadolu’yu yurt edinen Türk varlığını parçalamak isteyen bir zihniyet ve güçler birliği yani kaosun eli, bir tarafta onurlu bir mücadelenin kahramanı bir millet. Bu ahval içerisinde, bütün olumsuzluklara rağmen bağımsız ve milli bir Türk devleti kurmak isteyen bir yürek, Mustafa Kemal. Yüz yıl öncesinden başlayan bütün oyunların çıktığı nokta Mondros Müzakeresidir. Osmanlı devletinin yıkılış ve paylaşılma sürecinde batılı devletlerin uyguladığı politikaların bilinmesi çok önem arz etmektedir. Ayrıca Milli mücadeleye kadar Mustafa Kemal Paşa’nın ve Anadolu’nun mücadelesinin karşılaştığı zorluklarda iyi bilinmelidir.
19. yüzyılın başlarından itibaren Batılı büyük devletler, Osmanlı Devleti’nin Batı karşısında direncini tamamen kırdıktan sonra devletin parçalanmasını ve paylaşılmasını sağlamak yönünde hareket etmişlerdir. Sanayileşmiş Batılı devletlerin, iktisadi, askeri ve siyasi bakımdan iyice zayıflamış olan Osmanlı Devleti hakkında düşündükleri politikaları gerçekleştirmek için en uygun zemin Fransız İhtilali ile kendiliğinden oluşmuştu. İhtilalden sonra ortaya çıkan fikirlerin de etkisiyle çok kültürlü bir yapıya sahip Osmanlı toplumunda birlikte yaşama arzusunun ciddi bir kırılmaya uğradığı görülüyordu. İhtilal sonrası ortaya çıkan fikirlerden Osmanlı toplumunun etkilenmesinden ziyade Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti’ne yönelik politikalarını “tabii haklar ve özgürlükler” ekseninde yürütmeleri, çok daha önemli ve üzerinde durulması gereken bir meseledir. Batılı emperyalist devletlerin bu çerçevede yürüttükleri politikalar kısa sürede semeresini vermiş ve Osmanlı Devleti’nde yaşayan gayrimüslim unsurlar 19. yüzyılın başlarından itibaren ayaklanmaya başlamışlardır”
Kimlik…
Osmanlı devleti halklarını Türk Kürt veya Arap olarak ayırmamış sadece Müslim ve gayr-i Müslim olarak değerlendirmiştir. Osmanlı kardeşliğini sağlayacak olan bir Osmanlı kimliği oluşturulmak istenmişti. Böylece hem özellikle gayr-i Müslimlerin bağları güçlendirilerek iç barış sağlanacak, hem de dışarıdan yapılmakta olan müdahalelerin önüne geçilecekti. Tanzimat ile Osmanlı vatandaşlık bağını hisseden bütün halkların devleti ayakta tutması planlansa da istenilen olmadı. Başta bilinmesi gereken, Osmanlı topraklarının demografik yapısı, azınlık hakları, yabancı devletlere verilen siyasi ticari ekonomik imtiyazlar olan kapitülasyon meselesi ve sınırlar Mîsâk-ı Millînin maddeleri olarak karşımıza çıkar. Emperyal devletlerin emelleri doğrultusunda Osmanlı Devleti her ne kadar bir bağımsız devlet olarak görünse de aslında yarı sömürge özellikleri gösteren bir karakter çizer 20. Yüzyılın başlarında.
Mustafa Kemal Paşa’nın daha 1907 yılında ifade ettiği şu sözler davanın amacını da ortaya koyması bakımından kayda değerdir: “Meşrutiyet, köhneleşmiş ve insicamını kaybetmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun gövdesi üzerinde değil, aksine Türk çoğunluğunun yaşadığı kısım üzerinde, düşmanların yani büyük devletlerin yapacağı bir tasfiye yerine, kendi başına bir Türk devleti kurmalıdır. Nüfusun yarısı Türk olmayan ve hâlbuki geniş bir saha işgal eden devletin bütün varlığı ve müdafaası Türk’ün omuzlarına yüklenmiş, Hıristiyan azınlıklar ise yalnız kendi çıkarlarını sağlamakla kalmıyor, komşu ve aynı ırktaki devletlerle birleşmek için fırsat kaçırmak istemiyorlar. Geriye kalan Türkler ve Araplar, ayrı ayrı devletlerin sömürgeleri haline getirilecek, Türk’ten başka unsurlar, düşman devletlerin tarafını tutacaklar. Şu halde devlet gövdesinin çökmesiyle hâsıl olacak enkazın altında ezilip perişan olmak mı, yoksa çoğunluğu Türk olan milli sınırlara çekilerek burasını mı savunmak daha doğru ve hayırlı olacak? Ben selâmeti ikinci fikrin tatbikinde görüyorum.” Mustafa Kemal Atatürk’ün ifadesiyle bu durum karşısında tek bir yol olmalıydı. O da kayıtsız şartsız bağımsız bir Türk devleti kurmak. Ve bu yolun taşları döşenmeye başlamış idi.
İstanbul mu? Ankara mı?…
Tarihler 19 Mayıs 1919’u gösterdiğinde Pontus çeteci Rumların tacizleriyle bunalmış ve yorgun olan Samsun’a ayak bastığında Anadolu’nun durumu da farklı değildi. İstanbul’dan yola çıkarken aldığı kararlar İngilizleri ve güdümünde kim var ise rahatsız edecekti.
“Ben 1919 senesi Mayısı içinde Samsun’a çıktığım gün elimde hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu milli kuvvete, bu Türk milletine güvenerek yola çıktım.” Demişti Paşa. Samsun’dan sonra ilk iş Amasya Tamimi ile milli bir Türk devletinin kurulması ilkeleri ortaya konmuş sonrasında Erzurum ve Sivas kongreleri ile bu işin hukuki siyasi ve ekonomik yönleri belirlenmiştir. Erzurum ve Sivas Kongrelerinde milli meclisin derhal toplanması gerektiği ifade edilmişse de nerede toplanması gerektiği üzerinde bir görüş birliği oluşmamıştır. Ancak Mustafa Kemal Paşa İstanbul’un bu iş için namüsait olduğunun farkında olsa da bunda muvaffak olamamıştır. Mustafa Kemal Paşa tarafından 1 Kasım 1919 tarihinde İstanbul teşkilâtına gönderilen yazıda “Meclis-i Mebusan var iken ayrıca bir Kuvâ-yı Milliye’nin faaliyette bulunmasının memleket için zararlı olacağı” belirtilmiştir. İstanbul’da toplanan mecliste mebusların memleket aleyhindeki bir kararı tasdik etmeleri halinde taşradaki Kuvâ-yı Milliye’nin bunu tanımayacağı ve bu suretle milletin kendi vekillerine karşı isyan etmiş gibi garip ve mantıksız bir durum ortaya çıkacağı, vatanın kurtuluşunun ancak meşru bir tarzda olacağı ifade edilmiştir. Öncelikle meclisin İstanbul dışında bir yerde toplanmasına çalışılacaktır. Bu başarılamaz ise işgal altında da olsa Meclis-i Mebusan’ı toplamak suretiyle milli kararların alınmasının sağlanabileceği düşünülmüştür. Baştan belirtelim. Evet, son Osmanlı meclisinde (Meclisi Mebusan) kabul edilmiş olmasına rağmen, Mîsâk-ı Millî tamamen Mustafa Kemal Atatürk’ün düşüncelerini taşır ve yansıtır. Öyle ki Anadolu’da bütün bunlar olurken İstanbul’da Ferit Paşa hükümeti düşmüş ve yerine Ali Rıza Paşa hükümeti kurmak ile görevlendirişmişti. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa bir tamim yayınlamıştır. Bu tamimde kurulacak olan yeni hükümetin Erzurum ve Sivas kongrelerinde alınan kararlara bağlı kalması halinde destek verileceği, barış konferansına katılacak delegelerin milletin menfaatini gözeten güvenilir kişiler olmasına dikkat edilmesinin gerektiği belirtilmiştir. Görüldüğü üzere Mustafa Kemal Paşa Mîsâk-ı Millî’yi ilmik ilmik dokumaktadır. Mustafa Kemal Paşa, bu konudaki görüş ve endişelerini Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile yazışmalarını özetleyerek şöyle sıralamaktadır:
1- Düşman işgali altında, polis ve jandarmasının müdahale ve tahakkümü içinde, basını düşman kontrolünde, kabine erkânına varıncaya kadar herkesin düşmanın teftiş, denetim ve engeli karşısında bulunan Payitaht tam manasıyla kuşatılmış bir haldedir.
2- Birkaç kişinin şahıslarına yönelik yabancı saldırısı, aynı ruh ve kanaatte bulunan diğer mebuslara da yönelebileceği muhakkaktır. Hatta bütün meclisin aynı akıbete uğramayacağına dair bizi temin edecek elimizde hiçbir şey yoktur. İyi niyet tehlikenin bertaraf edilmesine kafi gelmez.
3- Geleceği şüpheli olan İstanbul, geleceği malum ve güvenilir bir yerden kurtarılabilir.
4- İstanbul’un Payitaht olması itibariyle milleti temsil eden heyetin taşrada toplanması ayrılık anlamına gelmez.
5- Siyasi fırkalardan bir kısmını İstanbul dışını istememeleri Kuvâ-yı Milliye’nin tesirinde kalmak endişesinden ibarettir. Hâlbuki asıl milletin temsilcileri olarak büyük bir kısım mebusan da yabancı tesirinde kalmamak için taşrayı istemektedirler.
6- Bugün vatan ve millete yapılacak en son ve en büyük iyilik memleketi kurtarmağa azmetmiş şahısların güvenilir bir yerde toplanacak olan meclise girmelerine çalışmaktır.
7- Heyet- Temsiliye Milli Meclis’in üstünde bir kuvvet tanımamaktadır.
Buraya kadar Mustafa Kemal Paşa’nın güvenli olmayan İstanbul’dan ziyade Ankara üzerinde baskı yaptığı görülmektedir. Fakat muvaffak olamamıştır. Lakin bu Ahd-i Millî’nin önemini hiçbir vakit değiştirmemiştir. Zaten önemli olan Ahd-i Millî’nin bir milletin uyanışına ne denli etki ettiğidir. Yola çıkan kahramanların neleri göze aldığının ve neleri düzeltmek istediklerinin resmidir.
Sınırlar…
Burada üzerinde durulması gereken en önemli husus sınırlar olacaktır. Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa’ya yazdığı bir mektupta bölgede İngilizlerin Arapları kullanarak sömürgeleştirme planlarından bahseder ta 1914’lerde. Mondros mütarekesi sonunda göz önünde olan bölge Halep idi. Mustafa Kemal Paşa’nın gençlik döneminden sürekli aşina olduğu bölge kendisinin de belirttiği gibi aslında Arapça konuşan Türk çoğunluk olan bir bölge idi. Kendi deyimiyle nüfusun dörtte üçü bu nitelikte idi. Kafasında hep Halep’i elinde bulundurmak vardı. Müslüman nüfusun yoğun olduğu bölgeleri mutlaka elimizde tutmalıydık. Ateşkes imzalandığı sırada elimizde olan hat basitçe Suriye Lazke kuzeyi, Halep ve Deyrizor hattını elinde tutmak istemektedir. Tabi burada Osmanlı Devletinin Müslim gayr-i Müslim ayrımı yerine Mustafa Kemal Paşa’nın Türk Kürt birliğini vurgulamış olmasıdır.
28 Aralık 1919 Ankara konuşması Mustafa Kemal Atatürk’ün bu konuda anlaşılmasını sağlayabilir.
“Bu sınır(Suriye’de Halep Lazke veDdeyrizor, Irak’ta Musul Kerkük) aynı zamanda Türk ve Kürt unsurların yerleşik olduğu vatanımızın parçalarını sınırlandırır. Bu sınırlar içinde kalan memleketimizin parçaları Osmanlı imparatorluğunun ayrılmaz bir bütünüdür.” Yani biz Türkler ve Kürtler her şekilde beraberiz. Hem cihan harbinde hem Kurtuluş Savaşında yanınıza bakın hep biriz.
28 Ocak 1920…
İstanbul’da toplanan son Meclis-i Mebûsan tarafından 28 Ocak 1920’de oy birliği ile kabul edilmiş ve 17 Şubat’ta kamuoyuna açıklanmıştır. Başta Rauf Bey (Orbay) olmak üzere Kuvâ-yi Milliye taraftarı mebuslar İstanbul’a geldiklerinde meclis ikinci başkanı Hüseyin Kâzım Kadri Bey’in öncülüğünde düzenlenen bir metinle karşılaştılar. Bu sebeple Ahd-i Millî adıyla bir komisyon kurularak değişik metinlerin birleştirilmesine karar verildi. Komisyon çalışmalarını sürdürürken Mustafa Kemal Paşa sekiz maddeden oluşan bir metni Rauf Bey’e gönderdi. Komisyon, ana ilkeleri itibariyle Erzurum ve Sivas kongreleri kararlarını yansıtan ve mecliste oluşturulan Felâh-ı Vatan grubunun programı olarak düşünülen bu metni bütün meclis üyelerinin kabul edebileceği şekilde yeniden düzenledi.
Galip devletlerin barış tekliflerine karşı cevap olarak ilân edilen Misâk-ı Millî İtilaf Devletleri tarafından tepkiyle karşılanmıştır. İtilâf devletleri 16 Mart’ta İstanbul’u resmen işgal etmiş ve Meclis-i Mebusan’ı basarak ileri gelen mebusları ve aydınları tutuklayıp Malta’ya sürmüştür. Ancak Misâk-ı Millî sahipsiz bırakılmamış ve 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan TBMM’nin içinden çıkan Hükümet 18 Haziran 1920’de açıkladığı dış politika ilkeleri doğrultusunda Misâk-ı Millî’ye bağlı kalınacağını tüm dünyaya ilan etmiştir.
Mustafa Kemal Paşa, Büyük Millet Meclisi’nin açılışının ertesi günü yaptığı, yakın tarihin panoramasını kapsayan uzun konuşmasında: “Vatanımızın hududu olacak bu hududu ihtimaldir ki, teferruatıyla bilmeyen arkadaşlarımız vardır. Bunu: Şark hududuna Elviye-i Selaseyi (Kars, Ardahan ve Batum) dâhil ederek tasavvur buyurunuz.4 Garp hududu Edirne’den bildiğimiz gibi geçiyor. En büyük tebeddülat, Güney hududunda olmuştur. Güney hududu İskenderun güneyinden başlar. Halep ile Katma arasından Cerablus Köprüsü’ne müntehi olur bir hat ve Şark parçasında da Musul vilayeti, Süleymaniye ve Kerkük havalisi ve bu iki mıntıkayı yekdiğerine kalbeden hat. Efendiler; bu hudut, sırf askeri mülâhazat ile çizilmiş bir hudut değildir, hudud-ı millî’dir.
“Sonuçta işgalci devletlerin her türlü gücüne, baskısına ve politikasına rağmen Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkmadan önce düşündüğü gibi yıkılan bir devletten yepyeni ve milli bir Türk devleti hayat bulacaktır. Lozan’da yapılan antlaşma ile Türk zaferi şerefli bir barışla taçlandırılacaktır. Bu başarı, Ankara’da Milli Mücadele’yi büyük fedakârlıklar ve sıkıntılar içinde yürüten, milli bağımsızlık inanç ve kararlılığındaki kahraman meclise aittir.” Mustafa Turan.
Çılgın Türkler…
Tabi ben burada maddeleri teker teker açıklayıp olayı orta öğretim düzeyine indirgemek istemiyorum. Konuya vakıf olmak isteyenler araştırabilir. Burada önemli olan Mustafa Kemal Paşa’nın ve kurmaylarının bu yolda ortaya koydukları mücadelenin büyüklüğüdür. Her bir maddenin kurtuluşa ant içmiş bir milletin özgürlüğüne giden yolda istekleridir. Tabiî ki bu isteklere batılı devletler karşı çıkmış ve hatta hakaretler ile bu Türkler çıldırmış olmalı gibi terimlerle küçük görmüş bütün imkânlarını bu hareket önüne set çekmek için kullanmışlardır. Sonuç olarak İstanbul’un işgali ile sonuçlanmasına rağmen Milli Mücadele ateşini yakmaktan öteye geçmemiş bu girişimlerin sonucu bellidir. Sözün bittiği yer bir milletin tam bağımsız doğuşu ve önderimiz Mustafa Kemal Atatürk etrafında kenetlenmiş olmasıdır. Verilen ile değil hakkımız olan ile ilgilenen ve kimse karşısında özellikle emperyal amaçlarına giden yolda bir milleti hor görenler karşısında eğilmeyen bükülmeyen yüreklere şahit olduk. Geleceği bizlere emanet eden atalarımızın ruhları şad mekânları cennet olsun…
Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” Mustafa Kemal Atatürk.
Araştırmacı: Müslim Soysal
Kaynaklar: ATATÜRK, Kemal, Nutuk (1919-1927), Atatürk’ün Ankara’ya Gelişi: “Milli Temsil Meselesi” Mustafa Turan, Atatürk’ün Millî Dış Politikası, Kültür Bakanlığı Yayınları

Devamını Oku

Zamanın gör dediği. Qara Yanvar

Zamanın gör dediği. Qara Yanvar
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Zamanın gör dediği. Qara Yanvar…20 Ocak 1990 Kardeşimin acısı…
Çakalın hükmü Kurt ayağa kalkıncaya kadardır.
Biz zalime başkaldırdık deyu tarihte bütün pusatlar başımızın üstünde, bütün hainler karşımızdadır. Bağımsızlığa giden yolda içilen şahadet şerbetinden daha tatlı ne ola? Korkakların ömrü uzun olsun.
Sadece Türkiye de mi duruldu sanırsınız tankların önünde? Bizim milli sporumuzdur tankların önüne çıkmak, boğazımıza sarılan hain elleri kökünden kesmek. Tek silahları inançları olan kardeşlerim Rus ve ermeni askerlerin, tankların önünde siper oldu. Eşinin ölümüne dayanamayıp kendi canına kıyan hamile kardeşlerim… 12-13 yaşlarında daha hayatlarının baharlarını yaşayan minik yürekler… Her şeyden habersiz şehadete yürüyen canlar, bir milleti bağımsızlığına ulaştırdı. Gecenin en karanlık yüzü şafak sökmeden öncedir. Ruhları şad olsun
Glasnost?
80’lerde sıkıntılar yaşayan SSCB, 1985’te Mihail Gorbaçov’un Glasnost(Açıklık) siyaseti ile tanışmış fakat beklediği sonuçları alamayarak hızlı bir çöküşe girmişti. Bu sorunları örtbas etmek ve dağılmayı önlemek için çözümler üretmek yerine topraklarında kışkırtma yöntemine girişmişti. Glasnost yerini böl ve yönete bırakmıştı.
1990 yılının ilk günlerinde Karabağ ve çevresinde Ermeni silahlı gruplarının Azerbaycan köylerine saldırıları ve tacizleri artmıştı. Ermenilerin kışkırtmalarıyla Sovyet ordusu Bakü’ye girdi ve onlarca insan tanklarla ezilerek, kurşunlanarak vurularak şehit edildi. Aslında plan belli idi. Ermeniler desteklenerek Azerbaycan’ın Türkiye ve Nahçıvan ile bağlantısını kesmekti.
“SSCB döneminde bile birkaç kez Karabağ’ın Ermenistan’a birleştirilmesi Erivan’ın amacı olmuştu. Fakat 1987’de Gorbaçov’un Ermeni asıllı ekonomi başdanışmanı Abel Aganbekyan, Paris’e ziyareti esnasında Karabağ’ın Ermenistan’a birleştirilmesini Gorbaçov’a teklif ettiğini söylemesi olayların bizzat Moskova tarafından kışkırtıldığının örneği. O açıklamadan sonra Ermenistan ve Karabağ’da, Ermenilerin gösterileri ile Azerbaycanlılara karşı saldırıları başladı. 1987’nin sonlarında Ermenistan’dan binlerce Azerbaycanlı göçe tabi tutulurken, 1988 başlarından itibaren bu sayı yüz binlere ulaştı. Diğer yandan Karabağ’da silahlı Ermeni çeteleri Azerbaycan köylerine saldırılar düzenledi, evler yakıldı, insanlar katledildi. Tabii bu gibi olaylar Azerbaycan halkının Sovyet yönetimi aleyhine gösteriler yapmasına neden oldu. 1988’in sonlarından itibaren Bakü ile diğer şehirlerin meydanlarında yüz binler gösteri yaparak SSCB yönetimine itirazlarını duyurmaya çalıştı. Sovyet yönetimi ise gösterileri boğmak, organize edenleri hapsetmek ve halkın taleplerini susturmak yolunu seçti. Sonuçta bu durum, Azerbaycan halkının ülkenin bağımsızlığını istemesi talebini seslendirmesini sağladı.” Doç. Dr. Ramin Sadık Bayburt Ünv.
Adım adım katliam…
12 Ocak 1990’da Hanlar ilinin Kuşçu köyüne 500 kişilik silahlı Ermeni grubu saldırarak onlarca insanı katletti. Milli savunma konseyi kuruldu fakat olaylar durulmadı. 13 Ocak’ta bir Ermeni, 2 Azerbaycan Türkünü kasıtlı olarak öldürdü. Sovyet rejimi olayları sinema izlermiş gibi izlemekteydi. 15 Ocak’ta Bakü etrafında neredeyse 50 bin Sovyet askeri vardı. Ayrıca Karabağ ve çevresinde olağanüstü hal ilan edilmişti. Bu olay karşısında istifa nidaları yükselmeye başladı ve gösteriler başladı. Talep basitti yönetimden Ermeni saldırılarına engel olunması isteniyordu. Moskova’ya giden bir telgrafta göstericiler arasında silahlı grupların olduğu mesajı fitili ateşledi. SSCB 19 Ocak’ta gece saat 12.00 de kimsenin haberi olmadan olağanüstü hal ilan etti. Ancak olağanüstü halin halka duyurulmasından 5 saat önce bütün Azerbaycan’ın televizyon ve radyo yayınlarını yapan Büyük Kule’de nedeni belirsiz(!) patlamalar oldu ve televizyon/radyo yayınları kesildi. Halk, olağanüstü halin ilan edildiğini öğrenemedi. Artık Sovyet katillerinin önünde kardeşlerimin iman dolu göğsü dışında hiçbir engel yoktu ve o da buna yetti. Sovyet ordusu, katliamını Neftçala ve Lenkeran gibi diğer illerde de sürdürdü ve 147 Azerbaycan Türkü sivil bakın sivil diyorum katliamın kurbanı oldu. Sovyet ordusu, onları engellemeye çalışan silahsız sivillere mermi yağdırarak kente ulaştı. Tanklar ve ağır zırhlı araçlar insanların üzerlerine sürüldü, ambulanslara ve yolcu otobüslerine ateş açıldı.
Şeref ve kan!
Hiçbir zaman dökülen kanlar boşuna değildir Türk’ün tarihinde. Aslında bir manipülatörün son çırpınışlarıydı verdiği emir. SSCB’nin çöküşüne ilham veren direniş destanı yazılıyordu. Modern Azerbaycan’ın kurucusu olan Haydar Aliyev’in net ve sert talebi katliam sorumlularının cezalandırılması idi. Kardeşlerim hiçbir daim direnişi bırakmadı. Ve nihayetinde 18 Ekim 1991 de bağımsızlık ilan edildi.
“Bu katliamın siyasi ve hukuki değerlendirilmesi, ulusal lider Haydar Aliyev’in inisiyatifinde ve önderliğinde yapılmıştır. Bu tarih trajik olmakla beraber, modern Azerbaycan tarihine bir şeref ve kahramanlık sayfası olarak yazılmıştır. Milli bağımsızlık için savaşan sivillerin katledilmesi, dünyaya totaliter Sovyet rejiminin zalim yüzünü göstermiştir.” der Azerbaycan’ın Ankara Büyükelçisi Reşad Memmedov.
Ok yaydan çıktı…
O gece, hiçbir şeyden haberi olmayan hatta olağanüstü hal ilanından bile bilgisi olmayan halkımızdan 147 şehit verdik ayrıca 744 yaralı ve 400 kadar esir alındı. Şehitler, 31 Mart 1918’de Ermenilerin saldırıları sonucu hayatını kaybeden Azerbaycan Türklerinin mezarlarının bulunduğu, daha sonra Sovyet döneminde park haline getirilen Dağüstü Parkı’na defnedildi. Azadlık Meydanı’nda 1 milyon Azerbaycan Türk’ü toplandı. Qara Yanvar bir budunun sabrının son sınırı oldu. Artık Sovyet yönetimine güvenmek yoktu yüreklerde. Ok yaydan çıkmıştı.
21 Mayıs 1990’da cumhurbaşkanı Ayaz Mütellibov 1918 yılındaki Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurulduğu 28 Mayıs tarihini, “Cumhuriyet Günü” olarak ilan etti. Aynı gün meclis binasının üzerine ilk cumhuriyetin üç renkli bayrağı çekildi. Olağanüstü hal devam etmesine rağmen halkın önünde kimse duramadı. Cumhuriyet Günü dolayısıyla Bakü, Gence ve diğer şehirlerde mitingler, etkinlikler düzenledi. 5 Şubat 1991’de ülkenin ismindeki “Sovyet Sosyalist” ibaresi kaldırıldı ve Azerbaycan Cumhuriyeti şekli kabul edildi. Üç renkli bayrak devlet bayrağı olarak onaylandı. Azerbaycan 30 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan ettikten sonra Ermenistan, Dağlık Karabağ’da hak iddia etti. Bunun üzerinde etnik çatışmalar yaşandı.
Azerbaycan, 18 Ekim 1991’de bağımsızlığını son kez ilan etti. “Kanlı Ocak” Azerbaycan’ın bağımsızlığı oldu. Fakat Ermenistan açıkça Azerbaycan topraklarına karşı saldırıya geçti. Ermeni güçleri Karabağ’da büyük saldırılar düzenledi. 1992 Şubat ayında Hocalı’da yüzyılın en büyük soykırımlarından birini gerçekleştiren Ermeni askerleri, Mayıs’ta Karabağ’ın stratejik şehri Şuşa ile Ermenistan sınırındaki Laçin şehirlerini işgal etti. 1993’te Kelbeceri ele geçirdi. Neticede Ağdam, Füzuli, Gubadlı, Zengilan ve Cebrayıl illeri işgal altına düştü. Yüz binlerce insan yurdundan göç etmek zorunda kalırken, binlerce kişi hayatını kaybetti.
Nobel!
Batının ikiyüzlülüğü bir kez daha sahnede idi. Bunların hiçbiri olmamış gibi katliamın baş sorumlusu olan Gorbaçov’a çok geçmeden Nobel barış ödülü verildi. Hem de 10 ay gibi kısa bir süre sonra.
“Bakü’de olağanüstü hal ilan etmek ve oraya kuvvetler göndermek, siyasi hayatımın en büyük yanlışıydı” diyordu beş yıl sonra Mihail Gorbaçov. Ateşi bol olsun…
34 yıldır biz yaraları sarmaya çalışırken aynı batı hala daha ikiyüzlülük ile Güneybatı Asya’da katliamlara göz yummaya devam ediyor. Fakat artık karşısında oyunu bozan ve kendi oyununu kuran bir Türk dünyası var. Son 20 yıldır uygulanan politikalar ile Turan ülküsü canlanmıştır. Hem askeri hem politik birlik artık şart olmuştur. Sadece dil, sadece kültür ve sadece ekonomik birlik yeterli değildir. Sırtını kardeşine yaslamak, tek pusat olmak vaktidir. Bütün Türk Budunu hiçbir Türk ilinde yabancı konumunda olmamalıdır. İş adamlarından işçilere, siyasetçilerden memurlara, tabiblerden hemşirelere, akademisyenlerden öğrencilere herkes, her Türk rahatça Türk illerinde olabilmelidir. Bu karşımızdaki herkesin korkulu rüyası olacaktır. İmdi tam vaktidir. Türk’e kefen biçenin sonu cehennem ve ateşi bol olacaktır. Ya devlet başa ya kuzgun leşe…

Araştırmacı: Müslim Soysal

Devamını Oku

Zamanın gör dediği… Babıâli Baskını…

Zamanın gör dediği… Babıâli Baskını…
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Zamanın gör dediği… Babıâli Baskını…
Kurt kışı geçirir fakat yediği ayazı unutmaz değil mi?
İktidar muhalefet sorunlarının bir milleti neredeyse yok oluşa sürükleyişinin sonucu olan meşhur Babıâli Baskınının neredeyse 111. Seneyi devriyesi. Aslında çok partili denemenin ilk hüsranı sayılır. Her ne kadar yıllarca İstibdat dönemi diyerek bütün sorunların kaynağı gibi gösterilse de yalnız bırakılan bir sultanın elinde olmayan ve iktidar hırsı ile koskoca bir devleti, hükmü ile dünya nizamının adı olmuş Osmanlı Devletini tarih sahnesinde karanlığa götüren bir dizi olaylar silsilesidir Babıâli Baskını. Öncelikle belirtelim Ya devlet başa ya kuzgun leşe… Bu bir iktidar savaşının kronolojik sıralaması olacaktır. İttihat ve Terakki ne kadar bir aktördür veya kimlerin elinde maşa olan kişilerin oluşturduğu bir cemiyettir veyahut muhalifler ne kadar vatanseverdir, ne kadar iyi niyetlidir. Bu soruları ben sormayacağım. Soruların sahibi sizlersiniz. 1. Meşrutiyet yani 1908 ile 31 Mart vakası 1909 arasındaki dönemin bir kaos dönemi olduğuna bir hürriyet çılgınlığı oluştuğuna her kesim tarihçi onay verecektir. Güya despot bir padişah olan Abdülhamid döneminde çıkan gazetelerin, dergilerin haddi hesabı yoktur. Ağza alınmayacak şeylerle dolu yazılar havada uçuşmaktadır. Buna hürriyet manyaklığı denir. Hele ki İttihatçıların hem sultan yanlılarına hakaret ve tehditleri hem de muhaliflere tehditleri kayıtlarda mevcuttur.
Cumhuriyet döneminde demokrasinin işleyişi sık sık darbelerle kesildi. Aslında bu bizim eski bir geleneğimiz. Osmanlı İmparatorluğunda askeri isyanlar ve darbeler, Fatih Sultan Mehmed’in ilk hükümdarlığı zamanında 1446 Buçuktepe İsyanı ile başlar ve 1913teki Bâbıâli baskınıyla sona erer. Neredeyse Fatih Sultan Mehmed’den sonra isyanla yüzleşmeyen Osmanlı padişahı yok gibidir. 36 Osmanlı padişahından 12sinin isyan ve darbeyle tahtını kaybettiği gözönüne alındığında durumun vahameti daha iyi anlaşılır. Günlerce, hatta aylarca devam eden isyanlar İstanbul halkına korkulu günler yaşatıyor, günlük hayat tamamen felç oluyordu. İsyanlar zaman zaman o kadar ileri boyutlara ulaşıyordu ki, bazen devlet adamlarının cesetleri köpeklere yem ediliyor, bazen sadrazamların kelleleri alınıyor, bazen de padişahlar acımasızca katlediliyorlardı.” E. Afyoncu Osmanlı İmparatorluğu’nda Askeri İsyanlar ve Darbeler
İktidar ve muhalefet…
31 Mart vaka’sından (13 Nisan 1909) sonra askerin desteğini arkasında hisseden İttihat ve Terakki Cemiyeti bütün yönetimi ele geçirerek resmen bir diktatör cuntası haline gelen tavırları sayesinde karşısında bir muhalif cephenin oluşmasına olanak sağlamıştır. Özellikle 18 Ocak 1912 de gerçekleşen Sopalı Seçim dediğimiz zorbalık, baskı ve dayatmalar işin ayyuka çıkmasını sağlamış, Ahrar Fırkası ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası, muhalefet cephesini oluşturan iki önemli aktör olarak siyasi hayatta yerini almıştır. Bunun olması kaçınılmaz bir durumdu. Balkanlardaki çalkalanma ve kopuş senaryoları muhalif cephenin ordu içerisinde artmasını, özellikle Arnavutluk isyanını bastırmaya giden subayların “Halâskârân” veya “Halâskâr Zâbitân” adı altında bir grup kurarak karşı cephe oluşturmasının önünü açmıştır. Bu grup özellikle Kıbrıslı Kamil Paşa’nın hükümeti kurmasını istiyordu ve baskılara dayanamayan İttihat ve Terakki resmen geri çekilmek zorunda kaldı.
“Bu grubun İstanbul’daki mensupları hükümete bir muhtıra vererek meclisin dağıtılmasını, Kıbrıslı Kâmil Paşa başkanlığında yeni bir hükümet kurulmasını, aksi halde yönetime el koyacaklarını bildirdiler. İttihatçılar buna boyun eğmek zorunda kaldılar ve 16 Temmuz 1912’de Said Paşa kabinesi yerine Gazi Ahmed Muhtar Paşa başkanlığında yeni bir hükümet kuruldu. “Büyük Kabine” veya “Baba-oğul Kabinesi” denilen yeni hükümetin İttihatçıların çoğunlukta bulunduğu meclisten güvenoyu alamaması üzerine sadrazamın isteğiyle padişah parlamentoyu feshetti.” Cevdet Küçük Babıâli Baskını
Olacak olan olaylara Sadrazam ve Sultan müdahil olmak isteseler de bunda tam anlamıyla muvaffak olamadılar. Tarihler 8 Ekim 1912’yi gösterirken siyasi görüşler nedeniyle parçalanmış bir ordu Balkan Harbi ile karşılaştı. Sonuç tabii ki vahim oldu. Bu kötü sonuçları fırsat bilen ve burnundan soluyan İttihatçılar, çok tehlikeli bir biçimde ordu içinde partizanca tutumlar ile ikilik çıkardılar. Başarısızlıkları fırsat bilecek ve iktidar hırslarını gerçekleştirebileceklerdi. Düşünsenize bir tarafta Halâskârânlar ve bir tarafta İttihatçılar ve yavaş yavaş elden giden topraklar.
Londra görüşmeleri…
Avrupa devletleri iştahı kabarmış bir şekilde 17 Ocak 1913’e Babıâli yönetimine bir nota vererek Edirne’yi Bulgaristan’a, Adaları da kendilerine Allah ‘ın emri Peygamberin kavliyle istediler. Londra görüşmelerinde bu isteklerinden dolayı sonuç alamayan Avrupa Osmanlı’yı demokratikleştirmek istiyor ve bunu çok partili bir şekilde gerçekleştiriyordu. 22 Ocak 1913 te Dolmabahçe sarayında toplanan iktidar ve muhalif kanadın önde gelenleri şûrâ-yı umûmî de karar aldıkları şekilde Edirne için başka bir çözüm önermek üzereydiler ki İttihat ve terakki kirli emelini yani darbe planını devreye soktu. Bu bir fırsat idi. Kıbrıslı Kamil paşa hükümetini Edirne’yi Bulgarlara vermiş gibi
“Elçilere verilecek cevabî notayı görüşmek üzere hükümetin Bâbıâli’de toplandığı gün (23 Ocak 1913) Enver Bey, yanında Yâkub Cemil, Mümtaz, Mustafa Necib, Ömer Nâci gibi İttihat ve Terakkî’nin ileri gelenlerinden sekiz on kişi olduğu halde, partinin Nuruosmaniye Şeref sokağındaki merkezinden ata binerek Babıâli’ye doğru yola çıktı. Talat Bey ise birkaç İttihatçı subay ile birlikte kıyafet değiştirerek daha önce Babıâli’ye gitmişti. Enver Bey ve yanındakilere yol boyunca çoğunluğu çocuk olmak üzere halk da katıldı. Kalabalık ellerinde bayraklar olduğu halde tekbir getirerek Babıâli’ye doğru ilerledi. Enver Bey ve yanındakiler dış sofaya vardıklarında sadaret yaveri Nâfiz Bey odasından fırladı ise de baskıncıların ateşi sonucu öldürüldü. Harbiye nazırının yaveri Kıbrıslızâde Tevfik Bey de aynı şekilde vuruldu. Tevfik Bey de ölmek üzere iken ateşlediği tabancasıyla İttihatçıların fedailerinden Mustafa Necib Bey’i öldürdü. Ortalığa dehşet salmak için sofanın büyük camlarına ateş edilerek camlar büyük gürültülerle yere indirildi. Gürültüyü duyan kabine üyelerinin her biri bir yere sığındı. Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa ise ne olduğunu anlamak için dışarıya fırladı. Baskıncılar, bu sırada kapıyı bekleyen polis komiseri Celâl Bey’i de öldürerek iç sofaya girmişlerdi. Nâzım Paşa, İttihatçılar’a doğru ilerleyip yüksek sesle çıkıştığı bir sırada Yâkub Cemil tarafından şakağından vurularak öldürüldü. “Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim.
Ahali mi asker mi?…
Kıbrıslı Kamil Paşa’ya imzalatılmak istenen evrakta padişaha sunulmak üzere ahalinin ve askerin isteği üzere ifadeleri geçse de paşa sadece askerin isteği üzerine yazmış ama değiştirilmiş idi. Sonuç olarak İttihat ve Terakki cemiyeti tek partili şekilde iktidarı ele geçirip yönetmeye başladı. 1918’e kadar bir darbe girişimi olmaz çünkü ortada darbe yapabilecek adam kalmaz. Burada sorulması gereken sorular silsilesi şunlar olabilir; İngiliz arşivleri incelendiğinde Enver paşanın milli mücadelenin başına geçmelerinden neden korktukları, Enver paşanın Anadolu’daki gücünün kırılması için Babıâli Baskını gibi münferit olaylar ile kişiliğinin yıpratılmasının kimlere yarayacağı, İttihat ve Terakkinin içerisindeki insanların ne kadarının Türk Milliyetçisi olduğu…Bu baskının bir dizi sonuçları aşağıdaki gibidir.
11 Haziran 1913 Sadrazam Mahmut Şevket Paşa bir suikast sonucu öldürüldü. 12 Haziran 1913 Said Halim Paşa sadrazam oldu. 21 Temmuz 1913 Mustafa Kemal, Kolordu Kurmay Başkanı olduğu Bolayır Kolordusu ile 1. Balkan Savaşlarında kaybedilen Edirne’yi geri aldı. 29 Eylül 1913 Balkan Savaşları sonunda Bulgaristan ile İstanbul Antlaşması imzalandı. 27 Ekim 1913 Mustafa Kemal, Sofya Askeri Ataşesi oldu. Aynı gün Fethi Okyar ise Sofya Büyükelçisi olarak atandı. 14 Kasım 1913 2. Balkan Savaşı’ndan sonra, Yunanistan ile Osmanlı Devleti arasında Atina Antlaşması imzalandı.
Araştırmacı: Müslim Soysal

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.